USTA ŞAİR GÜLTEN AKIN’IN ARDINDAN: TÜRKÇE GENÇLİĞİNİ YİTİRDİ

İliklerine kadar hissettiği aşk, Anadolu’nun dört bir yanında kol kola olduğu halk ve mücadelesini verdiği hak, Gülten Akın’ın şiirlerinde nefes alıyordu.

gultenakinicsayfa

Gülten Akın, 4 Kasım 2015’te vefat etti.

Hakan Güngör
twitter.com/bayhakangungor

Ekim- Kasım rüzgarları öyle sert esti ki, birer birer yitirdik şairlerimizi. Türkçenin köklerinden yükselen en verimli, en canlı dallarından biri kırıldı, yıkıldı. “İnceliğe”, mecaza ve hassasiyete ihtiyacı olanlar, o dalın meyvelerinden yararlanmayı sürdürecekler kuşkusuz. Ama Akın, Türkçenin kuşkusuz en “genç” şairiydi ve kaybıyla Türkçe gençliğini yitirdi.

SAFİYANE OLMA MEZİYETİ DİZELERİNDEYDİ

Gülten Akın, şiirimizin yumuşak gücüydü. Gücünü sakinliğinden alıyordu. Bu sükunet onun kararlılığının sembolüydü. Şiirlerinde kırmıyor, dökmüyor, bir araya getiriyordu. Dikkatli bakıldığında hisler kadar, birbirinden çok farklı insanların, insanlığın dizelerinde bir araya geldiğini görmek mümkün. Müsamahasız bir şairdi. Ama bunu ikna ederek, haklı olduğuna inandırarak yapardı. Bireyselliğin çağında, o kendi derdini anlatır gibi yaparken bile aslında koca bir halkın hüznünü kaleme alırdı. Büyük bir alçak gönüllülükle yapardı bunu. Alçak gönüllülüğün büyüklüğü nasıl olur sorusunun yanıtı, herhangi birkaç dizesinde saklı dururdu.

Akın, “En ağır sınavdan en saf olan geçer/ öder, geçer” diyebilmiştir. Safiyane olanın linç edildiği bir çağda, saf kalabilmenin bedelini, bu meziyeti kaybetmişler adına ödemiştir. Akın, “Pencerem kuşları çekmiyor” diye hayıflanmanın, “Yalnız atlar yıkılır düzlerde suya özlemlerinden/ Bir ben miyim yalnızlığa yenilen, sen, sen, sen” diye feveran etmenin şairiydi.

Akın’ın şiirlerini okumak, aslında bir tür hazırlık gerektirir. Tiril tiril giyinip tiyatroya gitmek, ya da çok uzun süredir beklenen bir filmin vizyona girmesiyle hazırlanıp evden çıkmak gibi. Önce sakinleşmek gerekir, aceleye gelmez şiirleri. Yavaşlayıp, dinginleşip gözleri dizelerde gezdirince ancak ele verir kendini: “Şimdi kavramların ve cümle rüzgarların dışında/ Durdum bekliyorum, gelme…”

‘ARTIK TEK MÜMKÜN SENSİN’

Yaşanacak ne varsa, en dorukta, en derinde ne mevcut ve ne mümkünse önce iliklerine kadar hissetmiş, bize anlatır gibidir. Ve tabii aşkın, itirazın ve bugün derdimiz, dün acımız, yarın için mücadelemiz neyse, işte onun şairiydi. “Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa/ Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce/ Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde/ Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce/ Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz/ Senet senet satılmadan önce/ Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp/ Tanrı parsellenip kapatılmadan önce/ Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin.”

İNSAN HAKLARI VE DİL ÜZERİNE ÇALIŞTI

Acıların tespiti değildi tek yaptığı. Deva olmaya da çalıştı. Haksızlıklara karşı avukatlık yaptı. Öğretmenlik yaptı. İnsan Hakları Derneğinde, Halkevlerinde, Dil Derneğinde mücadele etti. Teşhisi şiirlerinde, tedaviyi mücadelesinde sürdürdü. “Beni Sorarsan”, “Deli Kızın Türküsü”, “Kırmızı Karanfil”, “Sessiz Arka Bahçeler” ve niceleri, taze meyve dalları olarak duruyor. Ama ağaç eksildi, Türkçe yaşlandı. Kayıp ise aslında bir değil, epey kalabalık.

(6 Kasım 2015’te Evrensel’de yayımlanmıştır.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: